Son yıllarda gezdiğim şehirler içerisinde tarihi yapının modern yaşam ile en güçlü birleştiği yer neresi diye sorarsanız doğrudan Prag derim. Çek Cumhuriyeti’nin başkenti ve Orta Avrupa’nın en karakteristik şehirlerinden biri olan Prag, Vltava Nehri etrafında kurulmuş harika bir şehir. Her şeyden önce bir hafta sonu kaçamağı yapılarak rahatça gezilebilecek bir yer. Sokaklar günün her saati güvenli ve rahat gezilebilecek bir formda.
Gotik, Barok, Art Nouveau, Orta Çağ mimarisini şehrin birçok yerinde senkron şekilde görebilmek mümkün. Bu şehirde yaşam genellikle sakin, kurallı ve keyifli şekilde akıyor. Şehirde gezerken sürekli bir Orta Avrupa atmosferi içerisinde hissedeceksiniz. İngilizce konuşma durumu yaygın. Sokaklarda kafanızı çevirdiğimiz yerlerde çok derinlerde hikayelere denk gelebileceğinizi şimdiden söyleyeyim. Burada Absinthe ve bira kültürü şehirle çok özdeşleşmiş durumda. Dünyada kişi başına en yüksek bira tüketimin olduğu şehirlerden de bir tanesi.

Tarihi kafeler ve publar şehir kültürünün önemli parçaları. İnsanlar saatlerce oturup sohbet etmeyi seviyor. Jazz kültürü de oldukça güçlü. Şehir aynı zamanda oldukça güvenli ve yürünebilir bir yapıya sahip. Bu yüzden çoğu kişi Prag’ı gezerken toplu taşımadan çok yürümeyi tercih etmenizi öneririm. Hazırsanız Prag keşfine başlayalım. Şehirde yaklaşık 1.5 Milyon insan yaşıyor. Resmi dil Çekçe fakat İngilizce özellikle gençlerde ve turistik bölgelerde yaygın. Dil konusunda sıkıntı yaşamadan gezebileceğiniz bir şehir. Prag oldukça seküler bir şehir. Çoğunluk kendini dinsiz veya herhangi bir dine bağlı olmayan olarak tanımlıyor. Hristiyanlık, özellikle Katoliklik, en büyük dini grup.
Prag’ın en güzel yanı ise hafta sonu gelip rahatlıkla gezebileceğiniz, yorulmadan tadını alabileceğiniz, tarihi atmosferi modern hayatın içerisinde hissedeceğiniz harika bir şehir olması.
Prag Havalimanından Şehir Merkezine Ulaşım
Havalimanına indiğinizde otobüs ile şehir merkezine gidebilmek mümkün. 59 numaralı otobüse binerek Nadrazi Veleslavin metro istasyonuna gideceksiniz. Oradan da size uygun olan hatta binebilirsiniz. Toplamda 30-40 dakikalık bir yolculukla merkeze ulaşabiliyorsunuz. Havalimanına ilk indiğimde 3 günlük ulaşım kartı (14,5Euro) almıştım fakat bunu önermem çünkü Prag’da yürüyerek her yere ulaşmak mümkün. O yüzden ihtiyacınız olduğunda bilet almak daha mantıklı gibi. Uber ile merkeze gitmek isterseniz de tek yön 20-27 euro arasında tutabiliyor ama bu rakamları vermeye gerek yok derim.
KRİTİK VE ÖNEMLİ: Bu arada çok sık bilet kontrolleri oluyor. Kağıt bilet aldıysan otobüs, metro veya tramvaya bindiğinizde veya girişteki sarı makinede okutmanız lazım. Aksi takdirde ceza yemeniz çok olası ve ceza tutarı 3.200 TL civarlarında.

Prag’da Nerede Kalınır?
Her şeyden önce Prague oldukça rahat gezilen bir şehir. Bu yüzden konaklayacağınız yer tam merkezde olmasa bile çoğu noktaya yürüyerek kolayca ulaşabiliyorsunuz. Benim kaldığım otel Hotel Assenzio Prague’dı. Dört yıldızlı olmasına rağmen fiyat/performans açısından oldukça iyiydi. Prag konaklama konusunda sanıldığı kadar ucuz bir şehir olmadığı için, merkezde yüksek ücretler ödemek yerine merkeze 15–20 dakika mesafedeki bölgeleri tercih etmek daha mantıklı olabilir. Otelin merkeze yürüyüş süresi yaklaşık 20–25 dakikaydı. Ancak Prag yürümeyi keyifli hale getiren şehirlerden biri olduğu için bu süreç bana her seferinde farklı sokaklar, kafeler ve mahalleler keşfetme fırsatı sundu. Daha romantik ve sakin bir atmosfer arıyorsanız özellikle Malá Strana veya Vinohrady çevresine bakmanızı öneririm.
Prag Gezi Planı – 1. Gün
Prague gezmesi hem çok keyifli hem de oldukça rahat bir şehir. Buraya geldiğinizde bol bol yürümeye hazır olun derim. Bu yüzden yanınızda mutlaka rahat bir spor ayakkabı olması iyi olur. Şehrin ana noktalarını 2 gün içerisinde oldukça rahat gezebilirsiniz. Daha fazla zaman ayırabilirseniz ise Prag’ın atmosferini sindire sindire yaşamak ve çevredeki alternatif rotaları keşfetmek çok daha keyifli hale gelir. Hazırsanız, kendi deneyimlerimden yola çıkarak Prag’ın en verimli ve en keyifli rotasını sizler için hazırladım. Aktif haritaya ise buradan erişebilirsiniz.

Prag Metronom
Prag Metronomu, Prag’ın manzara açısından en etkileyici noktalarından biri olmasının yanında oldukça güçlü bir hikayeye de sahip. Bugün metronomun bulunduğu yerde, bir zamanlar dünyanın en büyük Joseph Stalin heykellerinden biri yer alıyormuş. Yaklaşık 15.000 ton ağırlığındaki bu dev anıt, Stalin’in adeta “Bu şehrin sahibi benim” dercesine Prag’a yukarıdan bakması için özellikle bu noktaya konumlandırılmış. Şehrin birçok yerinden görülebilen heykel, dönemin Sovyet etkisinin, baskının ve korku kültürünün en büyük sembollerinden biri haline gelmiş. Ancak yıllar sonra, 1962’de kontrollü patlamalarla yıkılmış. Aynı noktaya ise 1991 yılında bugünkü metronom yerleştirilmiş. Sürekli hareket eden metronom ise hiçbir ideolojinin, liderin ya da sistemin kalıcı olmadığını, zamanın her şeyi değiştirdiğini ve iktidarların geçici olduğunu simgeliyor.

Prag’a geldiğinizde mutlaka bu tepeye çıkmanızı, hatta vaktiniz varsa şehri keşfetmeye ilk buradan başlamanızı öneririm. Kahvenizi alıp gelin derim çünkü metronoma yaklaşık 200 metre uzaklıktaki Letná Park içerisindeki Letná Pond çevresi kısa bir mola için gerçekten keyifli bir nokta. Burası için toplamda 30 dakika zaman ayırmanız (parkta kahve dahil) yeterli olur.

Prag Kalesi
Prag’da ziyaret edilebilecek ve Metronom’a da çok yakın olan ikinci adres Prag kalesi. Bu arada Metronom’a gitmek istemezseniz de keşfe direkt Prag Kalesi’nen başlayabilirsiniz. Burası 1100 yıldır ayakta duran devletin yönetim kompleksi. Kale aslında savunma kalesinden çok bir güç gösterisi merkezi olarak tasarlanmış. Bu yapı içerisinde monarşi, imparatorluk, işgal ve modern demokrasiyi aynı anda yaşamış nadir yerlerden biri. Kalenin kalbi sayılan St. Vitus Cathedral yaklaşık 600 yılda tamamlanmış. Burada yer alan Golden Lane’lerde yani minik evlerde bir dönem simyacılar ve muhafızlar yaşamış. Franz Kafka’nın da bir dönem burada yaşadığını not düşeyim. Buraya giriş 20 Euro civarlarında (Golden Lane dahil). Açıkçası bana pahalı geldiği için girmedim içerisine ama konuştuğum kadarıyla Golden Lane’de dahil buraları gezmek 1 saat civarlarında sürüyor. Bu arada kalenin girişinde belki de Prag’ın en güzel teras manzarasına sahip Starbucks’ı olduğunun da altını çizeyim. Belki güzel bir şeyler içmek iyi olabilir 😊

Nerudova Sokağı, Prag kalesinin içerisine çıkan sokaklardan bir tanesi. Burada eskiden ev kapılarında olmayan numara vb. olmadığı dönemlerde sembollerle tanınma olduğu için o tarz kapıları bu sokakta görebilmeniz mümkün. Örneğin, altın anahtar, kırmızı aslan, üç keman gibi işaretleri burdaki kapılarda görüyorsun.
Strahov Manastırı Kütüphanesi
Prag’ın en etkileyici ama en az konuşulan yerlerinden biri sanırım Strahov Manastırı Kütüphanesidir. Burası 12. Yüzyılda kurulmuş. Kütüphanenin en ünlü bölümlerinden bir tanesi Theological Hall ve Philosophical Hall. Bu iki yer barok mimarisinin en etkileyici örneklerinden kabul ediliyor. İçerisi gerçekten etkileyici bir yer. Özellikle tavandaki fresklere hayran kalacağınızı söyleyebilirim. Bu arada kütüphane içerisinde 200 binden fazla eser var ve bazı el yazmaları Orta Çağ’dan günümüze ulaşmış durumda. Burası Prag’ın o turist kalabalığındaki karmaşa ve gürültüden tamamen kopmuş bir yer. Açıkçası gelirseniz kesin görün diyebileceğim bir yer ve Prag Kalesine de çok yakın. Ortalama olarak burayı 30-40 dakika içerisinde rahatlıkla gezebilirsiniz. Komple her yeri kapsayan bilet ise 14,5 Euro.

Lesser Town Bridge Tower (Küçük Şehir Köprü Kulesi)
Charles Köprüsü’nün “Küçük Şehir” tarafında yer alan bu kule, şehirdeki en etkili Orta Çağ sembollerinden bir tanesi. İşin ilginç tarafı ise burada aslında tek değil, iki farklı kule var. Küçük olan kule 12. yüzyıldan kalma Romanesk tarzda, büyük kule ise 15. yüzyılda Gotik tarzda inşa edilmiş. Yani aynı noktada iki farklı mimari dönem yan yana. Bu kuleler aynı zamanda o dönemin güç kapıları olarak da anılıyormuş ve Prag’ın en prestijli girişleri de buradan yapılırmış. Kuleye çıkmak ise biletli ve ücreti 8 Euro.

Aziz Nikolaos Kilisesi (St. Nicholas Church)
Mala Strana’nın kalbinde bulunan Aziz Nikolaos Kilisesi, Prag’ın en etkileyici Barok yapılarından biri. 18. yüzyılda tamamlanan kilise; dev kubbesi, görkemli freskleri ve zengin iç dekorasyonuyla dikkat çekiyor. En özel detaylarından biri, Mozart’ın 1787’de Prag’dayken burada bulunan orgu çalmış olmasıdır. Kubbesine ve çan kulesine çıktığınızda Malá Strana’nın etkileyici manzarasını da görebilirsiniz.
Kafka Müzesi ve Piss Heykeli
Franz Kafa hayatının büyük bir bölümünü burada geçirdiği için şehir için önemli bir sembol. Kafka’nın hayatını yakından tanıyabileceğiniz yer ise Kafka Müzesi. Lesset Town Bridge’e yaklaşık 2-3 dakika yürüme mesafesinde. Müzedeki en ilginç detay biri ise bilinçli olarak karanlık, dar ve rahatsız edici bir atmosfer yaratılmış olmasıymış. Açıkçası müze hakkında çok kişiyle konuştum ve edebiyata özel bir ilginiz yoksa müzenin keyif vermeyebileceğini söyledikleri için buraya girmedim. Giriş ücreti ise 13 Euro. Müzenin girişindeki en ünlü eser ise Piss adlı provokatif heykel. İki figürün hareket ederek Çek haritasına yazı yazdığı bu çalışma, Kafka’nın otorite ve sistem eleştirisine bir gönderme.

Prag’ın En Dar Sokağı (Vinarna Certovka)
Prag’da öylesine etkili eserler olmasına karşın meşhur olan detaylardan bir tanesi dar sokak. Burası Vinarna Certovka olarak geçiyor. Sokak hakkında yanlış bilinen detaylardan bir tanesi ise dünyanın en dar sokağı olarak bilinmesi. Aslında burası eski bir yangın kaçışı, servis koridoru veya binalar arasındaki teknik bir geçiş alanı olduğu tahmin ediliyor. Zamanla insanlar buranın aşırı dar yapısını fark edip fotoğraf çekmeye başlayınca popüler hale gelmiş. Dar bir sokak olduğu içinde girişine bir ışık yerleştirmişler. Bu ışıktaki yeşil veya kırmızıya göre sokağa giriyorsunuz.

John Lennon Duvarı ve Kampa Adası
John Lennon Wall, arkasında güçlü bir politik direniş hikayesine sahip. İlginç olan kısmı ise John Lennon’ın hayatında hiç Prag’a gelmemiş olması. 1980’de Lennon öldürüldükten sonra gençler bu duvara onun sözlerini, barış mesajlarını ve özgürlük sloganlarını yazmaya başlamış. Duvar da böylelikle kısa sürede sadece bir Beatles anma noktası değil, sistem karşıtı gençliğin sembolüne dönüşmüş. Yetkililerin duvarı defalarca griye boyamasına rağmen insanlar her gece yeniden yazılar yazmaya devam etmiş. Bir anlamda duvar, susturulamayan fikirlerin fiziksel haline dönüşmüş. Hatta 1988’de burada yaşanan protestolar John Lennon Barış Yürüyüşü olarak tarihe geçmiş ve Velvet Revolution öncesindeki gençlik hareketlerini etkilemiş. Prag’da ara bir sokakta, keyifli hikayesi olan John Lennon duvarında çok keyifli fotoğraflarınızın çıkabileceğini de belirteyim.

Kampa Adası da hemen John Lenon duvarının 200 metre ilerisinde yer alıyor. Prag’ın küçük Venedik’i olarak anılan ada, dar su kanalları, tarihi değirmenleri ve sakin atmosferiyle ünlü bir yer. Özellikle gün batımında Charles Bridge manzarasıyla büyüleyici bir yürüyüş rotası diyebilirim.
Charles Köprüsü (Avrupa’nın Osmanlı Korkusu)
Prag’ın en ikonik, en keyifli ve en hikaye dolu yeri bence Charles(Karl) Köprüsü. Bu köprü 1357 yılında Charles IV tarafından yaptırılmış. Köprünün ilk taşı ise rastgele bir tarihte değil, astrologların önerdiği özel bir anda yerleştirilmiş. Tarih ve saat: 9 Temmuz 1357, sabah 05:31. Bu sayı dizilimi ileri ve geri okunduğunda simetrik bir düzen oluşturuyor: 1-3-5-7-9-7-5-3-1. O dönemde bunun köprüye güç ve koruma getireceğine inanılmış. Köprü üzerindeki 30’a yakın heykelin ise çoğu aslında orijinal değil. Gerçek heykeller korunmak için müzelere taşınmış durumda. En meşhur birkaç heykelden biri John of Nepomuk. Rivayete göre kralın sırlarını açıklamayı reddettiği için bu köprüden nehre atılarak öldürüldüğü söyleniyor. Heykelindeki parlak bölgeye dokunmanın Prag’a tekrar dönme şansı getirdiğine inanılıyor.

Depeche Mode’un albüm kapaklarından bir tanesi de burada Pieta Heykeli önünde. O yüzden aşağı fotoğrafı fazlasıyla çektiren insanı bir arada görürseniz işte o heykel Pieta heykeli diyebilirsiniz.

Bir diğer detay ise Lesser Town Bridge’e yakın olan bir heykel. Bu heykele baktığınızda bir Osmanlı askerini göreceksiniz. 1714’de yapılan bu heykelde, demir parmaklık zindan içindeki insanlar esir düşen Hristiyan esirleri temsil ediyor. Esirlerin başında ise elinde kırbacı, belinde kılıcı olan bir Osmanlı askeri var. Kapıda ise zindanı koruyan bir köpek. Yukarıda ise tarikat kuran ve Müslüman topraklarında esir düşen Hristiyanları kurtarmaya çalışan 2 aziz var. Geyiğin boynuzları arasındaki taç ise ilahı bir mesajı simgelemekte. Bu heykel Avrupa’nın o dönemler Osmanlıyı nasıl algıladığını gösteren net bir göstergesi olarak geçiyor.

Prag Gezi Planı – 2. Gün
İlk günün ardından Prag’da ikinci güne Cafe Slavia’da başladıktan sonra hemen Strelecky Adası’nda koypu besleyerek devam etmenizi öneririm. Aşağıdaki planı da bu akışta hazırladım. Umarım keyifli bir seyahat olur. İkinci gün aktif rotasına da buradan erişebilirsiniz.

Dancing House (Dans Eden Evler)
Prag’da neden bu kadar şehrin sembolü haline geldiğini anlayamadığım bir diğer yapı da Dacing House. 1996 yılında dünyaca ünlü mimarlar Frank Gehry ve Vlado Milunic tarafından tasarlanan bina, kıvrımlı yapısıyla dans eden iki insanı simgeliyormuş. En ilginç detaylardan biri, yapının bulunduğu yerde II. Dünya Savaşı sırasında yıkılan bir binanın olması. Bu yüzden Dancing House, birçok kişi tarafından Prag’ın savaş sonrası dönüşümünün ve özgürleşmesinin sembolü olarak görülüyor. Buraya kadar gelmişken elbette ki binayı görün ama çok büyük umutlarla gitmeyin. İçerisinde kafelerde var. Belki gelmişken bir kahve içebilirsiniz.

Franz Kafka Statue
Prag’da neden meşhur olduğunu anlayamadığım yapılardan bir tanesi bu heykeldir. 2003 yılında sanatçı Jaroslav Róna tarafından yapılan eser, Kafka’nın “Bir Mücadelenin Tasviri” adlı hikâyesinden ilham almış. Heykeldeki kafanın dönmesi kimlik arayışı, yabancılaşma ve insanın sistem içinde kaybolması gibi Kafka’nın eserlerinde sıkça geçen temaları temsil ediyormuş. Yanigitmişken görülür tabii ki ama bazı şeyleri anlamak zor.

Strelecky Adası ve Koypu Beslemek
Strelecky Adası dinlenmek için hem güzel bir nokta hem de Koypu beslemek için çok ideal bir yer. Hayatımda ilk defa Koypu gördüğüm yer burasıydı. Yanınızda havuç, domates gibi yiyecekler götürürseniz Koypu beslemekte mümkün. İnsanlara öylesine alışmışlar ki, sizden hiç çekinmiyorlar. Ada içerisinde yiyecek ve içecek alabileceğiniz yerler de var. Buraya da mutlaka kısa bir vakit ayırmanızı öneririm. Burası Ulusal Tiyatro ile de yan yana.

Ulusal Tiyatro (National Theatre)
Ulusal tiyatro tiyatronun devlet tarafından değil, doğrudan halkın bağışlarıyla inşa edilmiş olması. 19. yüzyılda Çekler Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun etkisi altındayken, insanlar ulusal kültürü korumak için küçük büyük demeden para toplamış. Bu yüzden bina uzun yıllardır “Ulusun Altın Şapeli” olarak da anılıyormuş. Binanın çatısındaki altın detaylar ve heykeller dikkat çekici olsa da en özel kısımlardan biri sahne teknolojisi. Burada dönemine göre oldukça ileri kabul edilen mekanik sistemler kullanılmıştı. Çekler için burası Ulusal Tiyatro yalnızca bir opera binası değil aynı zamanda kültürel bağımsızlığın yaşayan sembollerinden biri olarak görülüyor. Etkinliklerde bilet almak isterseniz ise buradan alabilirsiniz.

Önemli Not: Buraya geldiyseniz buranın hemen 200 metre üst kısmında Prag’ın en ikonik ve tarihi kafelerinden biri Cafe Louvre var. Tiyatronun hemen karşısında yine Prag’ın en karakteristik ve en tarihi kafelerinden bir diğeri Cafe Slavia (Nazım Hikmet’in olduğu fotoğrafın asılı olduğu mekan) var. Buralara da uğramanızı öneririm.
Klementinum (Dünyanın En Güzel Kütüphanelerinden)
Prag’ın gizli kalmış detaylarından bir tanesi de Klementinum’dur. 16. yüzyılda Cizvitler tarafından kurulan bu dev kompleks, bir dönem Avrupa’nın en büyük eğitim merkezlerinden birisiymiş. En ünlü bölümü ise Barok Kütüphane Salonu. Burası çoğu kişi tarafından dünyanın en güzel kütüphanelerinden biri kabul ediliyor. İlginç olan detay ise içerideki kitapların büyük kısmının gerçekten yüzyıllardır aynı yerde duruyor olması. Bir diğer özel nokta ise Astronomi Kulesi. Prag’da hava ölçümleri burada 1700’lerden beri düzenli şekilde kayıt altına alınıyormuş. Bu yüzden Klementinum, dünyanın en uzun kesintisiz meteorolojik ölçüm arşivlerinden birine sahip. Buraya giriş ücreti ise 16 Euro.

Eski Şehir Meydanı (Old Town Square)
Prag’ın kalbi tam olarak burası 😊 Eski şehir meydanı, yaklaşık 1000 yıldır şehrin en önemli buluşma noktalarından bir tanesi. Meydandaki en çarpıcı detaylardan biri ise yerde görebileceğiniz 27 adet küçük haç işareti. Bunlar, 1621 yılında Habsburg yönetimine karşı ayaklanan 27 Çek liderin burada idam edilmesini simgeliyormuş. Bugün o keyifle gezdiğimiz sokaklar, bir dönem halka açık infaz yapılan bir meydanmış.

Meşhur Prag Astronomik Saati
1410 yılında yapılan bu yapı, dünyanın halen çalışan en eski astronomik saatlerinden biri ve yaklaşık 600 yıldır çalışıyor. Saatin en ilginç kısmı, aslında yalnızca “saati” göstermemesi. Saat aynı anda Güneş’in konumunu, Ay’ın hareketlerini, burçları, gün ve gece döngüsünü, eski Bohemya zaman sistemini aynı anda gösterebiliyor. Saatin yanındaki iskelet figürü ölümün kaçınılmazlığını ve zamanın geçiciliğini, aynaya bakan karakter kibiri, para kesesi tutan figür açgözlülüğü, enstrüman taşıyan figür ise dünyevi zevkleri temsil ediyor. Saatin astronomik bölümü yalnızca zamanı değil aynı zamanda Güneş’in, Ay’ın ve burçların hareketlerini de göstermekte. Bu yüzden yapı sadece bir saat değil, Orta Çağ’ın evreni ve insan hayatını nasıl gördüğünü anlatan mekanik bir sembol olarak kabul ediliyor. Her saat başında ise yaklaşık bir dakikalık bir gösteri oluyor.

Meydanda aynı zamanda Tyn Kilisesi var. Özellikle mimarisi bakımından Prag’ın simgesi haline gelen gotik yapılarından bir tanesi. Eski Şehir Meydanı’na hâkim iki sivri kulesiyle çok keyifli bir görünüme sahip. 14. yüzyıldan kalan kiliseyi gezmek ücretsiz.
Franciscan Garden
rag’ın merkezindeki kalabalığın arasında saklanan küçük ve huzurlu bir bahçe. Wenceslas Meydanı’na birkaç dakika mesafede olmasına rağmen oldukça sakin. Tarihi Fransisken manastırının yanında bulunan bahçe; gülleri, bankları ve yeşil alanlarıyla gezi arasında kısa bir mola vermek için ideal.
Venceslas Meydanı
Burası aslında teknik olarak bir meydan değil, yaklaşık 750 metre uzunluğunda geniş bir bulvarmış. Orta Çağ’da at pazarı olarak kullanılan alan, zamanla Prag’ın politik kalbine dönüşmüş. Meydanın en sembolik noktası ise at üzerindeki Saint Wenceslas heykeli. Halk için yalnızca dini bir figür değil aynı zamanda ulusal kimliğin ve direnişin de sembolü olarak kabul ediliyormuş. Bu meydana kadar gelmişken burada yer alan Vytopna Railway Restaurant’a da bir uğrayın derim. 600 metre uzunluğunda gerçek tren hatları mantığında organize edilen bir sistemi göreceksiniz gerçekten çok keyifli.
Bir diğer önerim ise Çek heykeltıraş David Cerny tarafından 1999 yılında yapılan ve Lucerna Sarayı’nın girişinde yer alan Horse heykeli. Geleneksel kahramanlık ve otorite anlayışını ciddi şekilde sorgulayan bir eser. Heykeldeki ters duran ölü at, çöken sistemleri; üzerindeki Aziz Wenceslas ise toplumun kaybolan ideallerini temsil ediyor. Bu arada birçok vlog’da meşhur Prag’da saunalar farklı dedikleri sokakta yine buranın bir üst kısmı.

Prag’da Öneri Mekanlar
U Modre Kachnicky Restaurant (Akşam Yemeği için)
Prag’da harika bir ördek yemek isterseniz en başta U Modre Kachnicky adresiniz olsun derim. Bu arada rezervasyon önemli. Ben tek gittiğim için yer açtılar ama normalde rezervasyon olmadan almıyorlar. Fiyatlar bir tık pahalı ama özel ve samimi bir atmosfer içinde, kaliteli servisi ve yerel lezzetleriyle güzel bir akşam yemeği yiyeceğinizi söçyleyebilirim.

Cafe Louvre
Prag’ın en ikonik ve tarihi kafelerinden biri Cafe Louvre. 1902 yılında açılan bu mekan, yıllar boyunca sanatçıların, yazarların ve düşünürlerin buluşma noktası olmuş. Hatta Franz Kafka ve Albert Einstein’ın da burada vakit geçirdiği söyleniyor. Kahve molası vermek, tatlı yemek veya sadece ortamı izlemek için harika bir yer. İçerideki bilardo salonuna da mutlaka bakın derim. Çok eski yıllardan benzer düzeni koruyan bir yer. Turistik olmasına rağmen ruhunu kaybetmemiş nadir mekanlardan biri.

Cafe Slavia
Prag’ın en karakteristik ve en tarihi kafelerinden bir diğeri Cafe Slavia. 1884 yılından beri faaliyet gösteren bu mekan, özellikle sanatçılar, yazarlar ve entelektüellerin buluşma noktası olarak ün kazanmış. Vltava Nehri’ne ve National Theatre’ın hemen dibi. Hatta Cafe Louvre ile de 4-5 dk’lık yürüme mesafesinde. Özellikle Çek sanatçılar, tiyatrocular, yazarlar ve entelektüeller burada sıkça vakit geçirirmiş. İçeri girdiğinizde Nazım Hikmet’in de bir portresinin duvarda asılı olduğunu göreceksiniz. Burası sadece bir kafe değil, aynı zamanda Prag’ın kültürel hafızasının önemli parçalarından biri olarak görülüyor.

Grand Cafe Orient
Burası Prag’ın en sıra dışı ve mimari açıdan en önemli kafelerinden biri. Mekanın en büyük özelliği, dünyadaki nadir kübist kafelerden biri olması. 1912 yılında Çek mimar Josef Gočár tarafından tasarlanan kafe, klasik Avrupa kafelerinden tamamen farklı bir atmosfere sahip. İçerideki sandalyelerden avizelere, masa detaylarından duvar tasarımlarına kadar her şey geometrik kübizm anlayışıyla hazırlanmış. Vaktiniz olursa uğramanızı öneririm.

U Fleku
Bu mekan Prag’ın en tarihi ve en ikonik bira evlerinden biri. 1499 yılından beri faaliyet gösteren mekan, aynı zamanda Orta Avrupa’nın kesintisiz çalışan en eski publarından biri olarak kabul ediliyor. En büyük özelliği ise kendi üretimleri olan koyu renkli bira. Mekanın içerisinde canlı akordeon müzikleri, uzun ahşap masalar ve klasik Çek pub atmosferi sizi doğrudan eski Prag yolculuk yapıyorsunuz.
My People Bar
Bu mekan sosyal medyada Prag’ın en ünlü yerlerinden birisi olmaya başladı. Shot içerken müşterilere kask taktırıp kafalarına çeşitli nesnelerle vurulan ritüele sahip bir yer. Kask taktırma, yangın söndürücü gibi objelerin kullanıldığı teatral servisleriyle klasik bar deneyiminden çok eğlence ve şov odaklı sıra dışı bir atmosferi olan mekan.

Anonymous Bar
Anonymous Bar, Prag’ın en yaratıcı ve en farklı kokteyl barlarından bir tanesi. Mekanın konsepti büyük ölçüde “V for Vendetta” ve Anonymous kültüründen ilham almış. İçeride karanlık, gizemli ve sinematik bir atmosfer hakim. En dikkat çekici tarafı ise kokteyllerin sunum şekli. İçecekler bazen maskeler, özel kutular, duman efektleri veya interaktif detaylarla servis ediliyor. Bu yüzden burası sadece bir bar değil, aynı zamanda deneyim odaklı bir gösteri alanı gibi hissedebilirsiniz.
Avrupa’da keşfederken keyif alacağınız, aynı zamanda şehir yapısı gereği sizi yormayacak yerlerden bir tanesi Prag. Burası tarihi, sanatı ve hikayeleriyle yalnızca gezilen değil, hissedilen şehirlerden biri. Gotik kulelerin gölgesinde yürürken bir anda Kafka’nın dünyasına, birkaç sokak sonra modern sanatın sıra dışı örneklerine rastlayabiliyorsunuz. Vltava’nın kıyısında gün batımını izlemek ise şehre veda etmenin en güzel yollarından biri. Kesinlikle gelmenizi öneririm. Üstelik bir hafta sonu kaçamağı ile gezilebileceğiniz bir şehirden bahsediyorum.
Umarım ki bu yazıda gezinize katkı sağlayabilecek detayları içermiştir. Yolunuz açık olsun 🙂


Bir yanıt yazın